İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığının 28.04.2026 tarih ve 81 sayılı yazısına konu SZC logosuyla yayın yapan medya hizmet sağlayıcı kuruluşun 10.04.2026 tarihinde saat 20:04’te yayınladığı "Nokta Atışı" adlı program yayınına ilişkin uzman raporu ile video görüntülerinin incelenmesi ve değerlendirilmesiyle yapılan görüşmeler sonucunda;
Canlı olarak yayınlanan, sunuculuğunu İpek Özbey'in yaptığı, Türkiye İşçi Partisi (TİP) Milletvekili Sera Kadıgil'in konuk olarak katıldığı "Nokta Atışı" adlı programda; "AKP’nin gündemi ne? Sandıkla alamadığı belediyelere çökmek, gazeteci arkadaşlarımızı tutuklamak, milletvekillerini tutuklamak, bir de işte ne arada ne işte pırlantadan vergi alalım mı diye bir fikir geldi onu bile beceremediler. Yok bedelli askerlik artırmak, yok onu yapmak, yok vergilere zam getirmek, trafik cezası adı altında cebindeki üç beş kuruşa vatandaşın da gözünü dikmek. Türkiye Büyük Millet Meclisi şu an bununla meşgul. Bitireceğim, özür dilerim. Bunu söylerken üzülüyorum. Çünkü ben bir milletvekiliyim ve yani tarihi o Gazi Meclisin şanlı tarihini bilerek oraya büyük bir heyecanla gelmiş bir milletvekiliyim. Ve bugün Meclisin bu kadar itibarsızlaştırılmış olmasının da baş müsebbibi Saray rejimi ve Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisi. Ve bunu da bilerek yapıyor. Meclisi itibarsızlaştırmasının bu kadar böyle boş işler müdürü gibi oradaki piyonları aracılığıyla iş gördürmesinin sebebinin de açıkçası bu olduğunu düşünüyorum… Pozitif çıksa ne olur ya? Özel alanında bunu satmıyorsa, üretmiyorsa, çoluğu çocuğu buna özendirmiyorsa sabah baskını ile sen uyuşturucu kullanıyorsun diye insan mı evinden alınır? E işi mi yok bu devletin? Hani bir de sadece ne hikmetse sadece kullananları alıyor. Bir tane de torbacı al ya. Hadi bir tane da baron al. Bir tane de uyuşturucu baronu al. Venezuela’dan maske getiriyorlardı falan di mi hatırlayalım. Hani o Mersin Limanında neler oluyor. Bir tane de onlardan al. Yok. Onlardan yok. Kusura bakma böldüm…Uyuşturucu ile gram düzeyinden bağı olanlara soruşturma kilo ve ton ile getirenlere herhangi bir soruşturma...Kilo ile getirenlere yok. Onların arkası sağlam çünkü…Yani tabi hani hiçbirinin savunulacak bir tarafı yok ama baktığınız zaman gerçekten beni ilgilendiren kısmı bunun bir söylediğiniz gibi niçin baronlarına dokunulmuyor, niçin hiçbir satıcı ortada yok ve neden sadece ünlüler üzerinden gidiyor bu operasyon?" …” şeklinde ifadelere yer verilmesi nedeniyle, 6112 sayılı Kanun’un 8'inci maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde yer alan; Yayın hizmetleri "..., kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içeremez." ilkesinin ihlal edildiği gerekçesiyle “oy çokluğuyla” verilen karara karşı oy kullandım.
KARŞI OY KULLANMA GEREKÇELERİM AŞAĞIDA BELİRTİLMİŞTİR:
Basın ve ifade özgürlüğü, demokrasinin işleyişi için yaşamsal öneme sahiptir. Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp, anayasal güvence altında olduğu rejimlerdir. Ayrıca basın ve ifade özgürlüğünün hangi ölçüde kullanıldığı, demokrasilerin niteliği açısından önemli göstergelerden biridir.
Basın ve ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerin, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun şekilde; ölçülü olması, bir toplumsal ihtiyacı karşılaması ve en son çare niteliğini taşıması zorunludur. Medya hizmet sağlayıcı kuruluşların, düşünceyi açıklama ve halkın haber alma hakkının kullanılması açısından önemi dikkate alındığında; Üst Kurulun denetim görevini yürütürken, çok hassas ve adil davranması, hak ve özgürlüklere müdahalede sağlam hukuki gerekçelere dayanması ve ölçülü olması zorunludur. Aksi halde çok sesliliği sağlamak, toplumun özgürce kanaat oluşturmasına katkı sunacak ortamı kurmak mümkün olmayacaktır.
“SZC” logolu medya hizmet sağlayıcıda, 10.04.2026 tarihinde, canlı olarak ekrana getirilen "Nokta Atışı" isimli yorum programına; CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftçi, Yeni Yol Grup Başkanı Bülent Kaya, İyi Parti Sözcüsü Buğra Kavuncu ile TİP Sözcüsü Sera Kadıgil konuk edilmiştir. TİP İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil'in bazı ifadelerinin, eleştiri sınırlarını aştığı gerekçesiyle, Üst Kurul çoğunluğu tarafından kuruluşa yaptırım uygulanmış, basın ve ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulmuştur.
1- Kamu yararı taşıyan konuların, medya hizmet sağlayıcılar kuruluşlarda tartışılması, toplumun bilgi edinme hakkının bir parçasıdır. Bilindiği üzere; kamu gücünü elinde bulunduran kişi veya kurumların daha fazla eleştiriye açık olmaları gerektiği, ulusal ve uluslararası yargı kararlarıyla sabittir. Siyasal alanda yaşanan sert tartışmalar, demokratik hukuk devletlerinde, çoğulcu toplum yapısı ve ifade özgürlüğünün önemli bir parçası olarak değerlendirilmekte ve korunmaktadır.
Yaptırıma konu program; canlı olarak yayınlanan bir yorum programıdır ve siyasiler tarafından güncel siyasi gelişmeler tartışılmıştır. Uzman raporunda ve raporu esas alan Kurul Kararında, Milletvekili Kadıgil’in programdaki iki farklı söylemi;
-"Meclisi itibarsızlaştırmasının bu kadar böyle boş işler müdürü gibi oradaki piyonları aracılığıyla iş gördürmesinin sebebinin de açıkçası bu olduğunu düşünüyorum." şeklindeki ifadelerin yasamanın kurumsal şahsiyetini zedelediği ve bu söylemlerin eleştiri hakkının meşru sınırlarını aşarak doğrudan aşağılama ve küçük düşürme boyutuna ulaştığı,
-"E işi mi yok bu devletin? Hani bir de ne hikmetse sadece kullananları alıyor. Bir tane de torbacı al ya. Hadi bir tane da baron al. Bir tane de uyuşturucu baronu al…Kilo ile getirenlere yok. Onların arkası sağlam çünkü." şeklindeki ifadeler ile de devlet kurumlarının organize suç örgütlerini korumakla itham edildiği ve herhangi bir somut belgeye dayanmayan mezkûr ifadelerin, eleştiri sınırlarını aşarak küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde olduğu,
gerekçeleriyle, ihlal olarak değerlendirilmiştir.
a) Uzman raporunda; Milletvekili Kadıgil’in Meclis’e yönelik ifadeleri, “TBMM üyelerine yönelik sarf edilen ‘piyon’ ifadesi siyasi ifade özgürlüğünün koruma kalkanı dışında kalan tahkir edici bir nitelik taşımaktadır… yasama organı üyelerini iradesiz, yalnızca talimatla hareket eden nesneler olarak kodlayan ‘piyon’ benzetmesinin yürüttükleri anayasal görevi tamamen değersizleştirerek kişilerin ve görevlerinin saygınlığını hedef alan aşağılayıcı ve küçük düşürücü nitelikte olduğu değerlendirilmektedir… Yargıtay'ın hakaret suçuna ilişkin emsal kararlarında da sıklıkla altı çizilen salt küçük düşürme ve itibarsızlaştırma kastını barındırmaktadır.” temelinde gerekçelendirilmiş, “piyon” ifadesinin kullanımının ihlal teşkil ettiği savıyla rapor düzenlenmiştir.
Ancak Milletvekili Kadıgil’in açıklamalarının ilgili bölümü bir bütün olarak ele alındığında; toplumun temel sorunlarının çözümüne öncelik verilmediğine ilişkin, TBMM’nin gündemi ve çalışma düzenine yönelik siyasi eleştirilerde bulunduğu, siyasi tartışma kapsamında ifade edilen eleştirilerin de politik alanın dışına taşmadığı görülmektedir.
Uzman raporu ve Kurul Kararında ihlale temel gerekçe olarak “piyon” benzetmesine atıf yapılsa da, Yargıtay kararlarına göre “piyon” ifadesi hakaret olarak kabul edilmemektedir. "Piyon" kelimesi, siyasal ve toplumsal tartışmalarda sıklıkla mecazi anlamda kullanılan bir ifade olup, bir kişinin başka kişi veya grupların etkisi altında hareket ettiği ya da belirli bir amaca hizmet ettiği yönündeki eleştirel bir değerlendirmeyi ifade etmektedir. Bu yönüyle söz konusu ifade, doğrudan kişinin şeref, haysiyet ve saygınlığını hedef alan sövme niteliğinde bir söz veya küfür içermemekte; daha ziyade değer yargısı ve siyasi eleştiri kapsamında değerlendirilmektedir. Bu nedenle, ifadenin kullanıldığı bağlam ve somut olayın özellikleri dikkate alınmakla birlikte, “piyon” nitelemesinin tek başına hakaret suçunun unsurlarını karşıladığını kabul etmek hukuken tartışmalıdır.
Yargıtay’ın “piyon” ifadesinin kullanımına ilişkin, bakış açısını görmek, bir örnek kararla daha açıklayıcı olacaktır.
YARGITAY 4. Ceza Dairesi, E:2021/8598, K:2023/17156, 12/04/2023.
“…Sanığın, katılan belediye eş başkanlarına yönelik söylediği "...yalancılar şu an belediyeyi yönetiyor, düzenbazlar, la ... sen piyon musun, maşa mısın la birilerinin maşası olmuşsun..." biçimindeki sözüyle hakaret ettiği iddiasıyla açılan davada Mahkeme…sanığın cezalandırılmasına karar vermiştir.
Hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Sanığın, belediye eş başkanlarına yönelik sarf ettiği yakınma ve kaba hitap tarzı niteliğindeki sözlerinin, siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerekliliği de dikkate alındığında muhataplarının onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmaması nedeniyle katılanlara yönelik hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden, mahkûmiyet kararı verilmesi… hukuka aykırı görülmüştür.” hükmü verilmiş ve Yerel Mahkemenin kararı oy birliğiyle bozulmuştur.
Görüleceği üzere; yaptırım kararının ilk bölümünün gerekçesini oluşturan “piyon” ifadesinin, hukuki açıdan siyasi ve sert bir eleştiri kabul edildiği, Yargıtay’ın bu tür ifadeleri, muhatabın onurunu veya şerefini doğrudan rencide edici bir suç unsuru olarak ya da hakaret ve küfür içerikli kabul etmediği, dolayısıyla hakaret içermeyen bir ifadenin de eleştiri sınırları ötesinde değerlendirilemeyeceği açıktır.
Özellikle siyasal alanda yaşanan sert tartışmalar, demokratik hukuk devletlerinde çoğulcu toplum yapısının ve ifade özgürlüğünün bir parçasıdır. Bu nedenle, siyasi tartışmalarda kullanılan sert üslup ve ağır eleştiri niteliğindeki söylemler doğal kabul edilmekte ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmektedir. Bu nedenlerle verilen yaptırım kararı da hukuki zeminden yoksun, hakkaniyetli ve adaletli değildir.
b) Yine Uzman raporunda; Milletvekili Kadıgil’in uyuşturucu operasyonlarına yönelik eleştirilerinin; “Yayında dile getirilen ‘uyuşturucu baronlarının korunduğu ve arkalarının sağlam olduğu’ yönündeki söylemler, öznel bir değer yargısı veya siyasi bir eleştiri değil doğrudan somut bir fiile işaret eden maddi olgu isnatlarıdır… Bu tür iddialar delillendirilmediği takdirde demokratik hukuk devleti sınırları içinde kabul edilebilir bir sistem eleştirisi olmaktan çıkmaktadır. Bu durum, kamu otoritelerini organize suç örgütleriyle iş birliği içinde gösteren, kurumsal itibarı zedeleyen ve kamuoyunun devlete olan güvenini sarsmaya yönelik ifadelerdir.” şeklindeki değerlendirmelerle eleştiri sınırını aştığı savunulmuştur.
Yayın incelendiğinde; Milletvekili Kadıgil’in eleştirilerinin temel noktasının, kamuoyunda tanınan kişilere/sanatçılara yönelik, lekelenmeme hakkının özünü de zedeleyebilecek şekilde, çok erken saatlerde polis baskınlarıyla yapılan gözaltı işlemleri olduğu görülecektir.
Ayrıca, “uyuşturucu baronları” bağlamında yapılan değerlendirmelerin de kamuoyunda uzun süredir tartışıldığı, toplumun değişik kesimleri tarafından benzer eleştirilerin yapıldığı bilinen bir durumdur. Söz konusu yorumlarda; kişileri ya da kurumları doğrudan hedef alan iftira, hakaret ya da aşağılama içeren bir ifade de söz konusu değildir.
Muhalefet temsilcisi bir siyasetçi tarafından yapılan eleştirilerin, sert, ajitatif ama politik nitelikli demokratik bir tepki olduğu ve ifade özgürlüğünün özünü oluşturan kamusal denetim ve siyasal eleştiri kapsamında kaldığı ortadadır. Ayrıca, siyasetçilerin güncel gelişmelere ilişkin eleştirel değer yargısı niteliğindeki yorumlarına “doğruluk” ölçütü getirilmesi ve yaptırım yoluna gidilmesi hakkaniyetli ve rasyonel değildir.
Bu çerçevede; DANIŞTAY ONÜÇÜNCÜ DAİRE tarafından verilen ve aşağıda ayrıntıları yer alan kararda; kamu yararını ilgilendiren bir mesele olduğunda, doğrulanmadığı gerekçesiyle canlı yayında ifade edilen hususları sınırlandırabilmenin mümkün olmadığı, kamusal tartışmalara katılan bireylerin ya da bunu yayınlayan kitle iletişim araçlarının yaptırıma maruz kalma endişesi taşımalarının, bireylerin düşüncelerini açıkça ifade etmeleri üzerinde kesintiye uğratıcı bir etki doğurabileceği belirtilmektedir.
Üst Kurulun, 25.03.2020 tarih ve 2020/13 sayılı toplantısında alınan 13 No.lu karar ile “Haber Türk” logolu kuruluşun, 20.03.2020 tarihli “Para Gündem” programında 6112 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendinde yer alan, "Tarafsızlık, gerçeklik ve doğruluk ilkelerini esas almak…" ilkesinin ihlal edildiği gerekçesiyle yaptırım uygulanmıştır.
Kuruluş bu karara karşı yargı hakkını kullanmış, Ankara 10. İdare Mahkemesi, 12/11/2020 tarihli kararıyla (E:2020/976, K:2020/1674), RTÜK kararını İPTAL etmiştir. Karar;
“…Kamu yararını ilgilendiren bir mesele olduğunda kuşku bulunmayan bir kamusal tartışmaya katılmak için bilimsel kesinliğin bir ölçüt olarak aranmayacağı, dolayısıyla salt bilimsel kesinlik bulunmadığı veya doğrulanmadığı gerekçesiyle canlı yayında ifade edilen hususları sınırlandırabilmenin mümkün olmadığı, kamusal tartışmalara katılan bireylerin ya da bunu yayımlayan kitle iletişim araçlarının yaptırıma maruz kalma endişesi taşımalarının, bireylerin düşüncelerini açıkça ifade etmeleri üzerinde kesintiye uğratıcı bir etki doğurabileceği, kişilerin veya televizyonların böyle bir etki altında, ileride düşüncelerini açıklamaktan ve yaymaktan imtina etme riski de barındırdığı, bu durumda, dava konusu yayın nedeniyle idari para cezası uygulanmasına ilişkin dava konusu işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna varılmıştır.” hükmü verilerek gerekçelendirilmiştir.
RTÜK, anılan mahkeme kararı nedeniyle istinaf yoluna başvurmuş, Ankara BİM 7. İdari Dava Dairesi tarafından, istinaf istemi REDDEDİLMİŞTİR. Süreçte Danıştay Onüçüncü Daire de 15/6/2021 tarihli kararıyla (E:2021/2226 ve K:2021/2262), RTÜK’ün temyiz istemini reddetmiş ve BİM kararını ONAMIŞTIR.
Öte yandan; siyasetçiler tarafından; kamuoyunu yakından ilgilendiren süreçlerin aydınlatılmasına yönelik olarak bir takım iddiaların ve soruların gündeme taşınması, iddiaların muhatabı olan siyasetçiler ve kamu kurumlarının yanıt verme olanaklarının bulunduğu da dikkate alındığında, beklenen ve olağan bir durumdur. Buna rağmen; siyasetçilere gündeme taşıdıkları konular için “ispat yükümlülüğü” getirilmesi; bu gerekçe ile medya hizmet sağlayıcı kuruluşların yaptırıma uğraması, demokratik sistemlerin temeli olarak sayılan siyasi tartışma özgürlüğüne ölçüsüz bir darbe olacak, basın ve ifade özgürlüğünü ortadan kaldıracaktır.
Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları temel alındığında; etkili cevap verme olanakları bulunan kamu yöneticileri ve kamu kurumlarına yönelik eleştirilerde de ifade özgürlüğünün daha geniş yorumlanması gerektiğine kuşku yoktur. Ayrıca siyasi tartışma özgürlüğünün özel güvence altına alındığı ve siyasi tartışma özgürlüğünün, demokratik sistemlerin temel ilkesi olarak nitelendirildiği bilinmektedir.
Dolayısıyla, canlı bir yayında hükûmet politikalarının eleştirildiği bir yorum programına yaptırım uygulanması, atıfta bulunulan Yüksek Mahkeme kararında da hüküm altına alındığı üzere, hukuki değildir, hakkaniyetli olmaktan uzaktır.
2- Konuya ilişkin önemli bir husus da; Uzman raporunda da medyada bu tür eleştirilerin sıklıkla yer aldığının belirtilmiş olmasıdır.
Uzman raporunda yer alan; “Son dönemde süregelen tartışmalardan biri de yürütme organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurumsal etkisinin görece azaldığı yönünde değerlendirmelerdir. Bu çerçevede, karar alma süreçlerinin daha dar bir yürütme çevresinde şekillendiği ve yasama organının politika üretimindeki belirleyici rolünün sınırlandığı öne sürülmektedir. / Son dönemde medyada sıklıkla yer bulan uyuşturucu temelli gözaltılar vurgulanarak yapılan ‘yalnızca küçük aktörler hedef alınıyor’ iddiası sınırlı ve daraltılmış bir yargı niteliği taşımaktadır.” ifadelerinden de görüleceği gibi, bu konulara yönelik tartışmalar, gerek medyada gerekse kamuoyunda sıklıkla dile getirilmekte, tartışma/yorum programlarına konu edilmekte ve toplumun her kesimi tarafından tepkilere neden olmaktadır.
Bu noktada vurgulamak gerekirse; yaptırım gerekçesi olarak sunulan ve olgusal temelinin olmadığı savıyla yaptırım uygulanan söz konusu yayına yönelik hazırlanan Uzman raporunda bile, bu konulara yönelik bu tür tartışmaların yoğun olarak yaşandığı –olgusal temelinin bulunduğu- kabul edilmektedir.
Dolayısıyla, olgusal temeli bulunan iddiaların, tartışma başlıklarının; medya hizmet sağlayıcı kuruluşlar tarafından programlara konu edilmesi, bunların farklı görüşlere sahip siyasetçi, gazeteci, yazar ve aydınlar tarafından analiz edilmesinin, kamusal tartışmalara ve toplumda özgürce kanaat oluşumuna katkı sağlayacağı açıktır. Demokratik toplumlarda düşünce çeşitliliğinin korunabilmesi için basın özgürlüğünün önemi büyüktür ve iktidarın kamu yönetiminin ve siyasi arenada tepki çeken kamusal uygulamalarının sorgulanması ve eleştirilmesi de demokrasi ve basın özgürlüğünün bir gereğidir.
Ayrıca; TİP İstanbul Milletvekili ve Sözcüsü Sera Kadıgil’in; ifadeleri incelendiğinde, yaptırıma gerekçe gösterilen söylemlerin, eleştirel değer yargısı niteliğinde olduğu görülecektir. Bu tür söylemlerinin, suç teşkil edip/etmediği veya hakaret olup/olmadığı noktasında, yine benzer bir konuda alınmış Yargıtay kararı yol gösterici olacaktır.
“Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözün, hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. AİHM’ye göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler bir değer yargısı içermekle birlikte somut bir olgu isnadından bahsedilemiyorsa, değer yargılarını destekleyecek ‘yeterli bir altyapı’nın mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir” (Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E:2017/814, K: 2018/512, 08/11/2018).
İfade özgürlüğü alanında uzmanlaşmış insan hakları avukatı Dominika Bychawska-Siniarska tarafından hazırlanan “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında İfade Özgürlüğünün Korunması” el kitabında da, eleştirel nitelikteki değer yargılarına ilişkin hususlar şu şekilde açıklanmaktadır:
“Değer yargıları bir durum ya da olaya ilişkin bakış açısı ya da kişisel değerlendirmeler olup doğru ya da yanlış olduklarını kanıtlanmak mümkün değilse de, bir değer yargısının dayanağı olan altı çizilen gerçeklerin doğru ya da yanlış olduğu kanıtlanabilir. Aynı şekilde, Dalban davasında Mahkeme, ‘gerçekliğini kanıtlamaksızın eleştiri niteliğinde değer yargısı ifade etmesinin engellenmesi, bir gazeteci için kabul edilemez olacaktır’ demiştir¹⁹⁸ (Dalban/Romanya, 28 Eylül 1999 [BD]).
Sonuç olarak, doğrulanabilecek bilgi ya da verilerle birlikte, ‘doğruluğu ispatlamaya’ tabi tutulamayacak değer yargıları, eleştiri ya da spekülasyonlar 10. madde kapsamında korunmaktadır. Ayrıca, değer yargıları, özellikle de siyaset alanında ifade edilenler, çok önemli olan görüş çoğulculuğunun gereği olarak demokratik bir toplum için özel bir korumadan yararlanırlar” (§86).
https://www.anayasa.gov.tr/media/7448/10_avrupa_insan_haklari_sozlesmesi_kapsaminda_ifade_ozgurlugunun_korunmasi.pdf (E.T.:08.06.2026)
3- İktidar politikalarına yönelik eleştiriler kapsamında Üst Kurulca verilen ancak DANIŞTAY tarafından uygun görülmeyen kararlara baktığımızda da, basın/ifade özgürlüğü kapsamının genişletildiği ve “kamu yararı bulunması” hususunun ön planda tutulduğu görülecektir.
a) Üst Kurulun 28 Nisan 2021 tarih ve 2021/17 sayılı toplantısının 20 No.lu kararıyla, “Tele 1” logolu medya hizmet sağlayıcı kuruluşa; “Ankara Rüzgârı” programında, Doğru Partisi Genel Başkanı Rifat Serdaroğlu’nun; “Hâlâ bu ülkede Atatürk adını ananlardan, Atatürk ilkelerinden bahsedenlerden nem kapan, sinir olan, gıcık kapan bir iktidar var… ama eğer gerçekten Türk Milleti bir topyekûn Kurtuluş Savaşı'nda olduğu gibi silahsız bir Kuvayı Milliye yapmazsa Mustafa Bey, Türkiye'nin işi çok zor kardeşim. Çünkü karşımızda çok ciddi... şimdi söylemek istemiyorum ama yani zaten sırtında Kuddusi Okkır'dan tutun, Kaşif Kozinoğlu'ndan Yarbay Ali Tatar'a kadar bir sürü ölümün sorumluluğu olan bilinen bilinmeyen adam öldürme kabiliyetine sahip bir örgüt var.” şeklindeki ifadelerinin, 6112 sayılı Yasa’nın 8/1. fıkrasının (ç) bendinde belirlenen; "...,kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içeremez.” hükmünü ihlal ettiği gerekçesiyle yaptırım uygulanmıştır.
Kuruluşun yargı sürecini başlatması üzerine, Ankara 8. İdare Mahkemesi tarafından, 25/04/2022 tarihinde (E:2021/1572, K:2022/1010); “…konunun güncel olduğu ve bu nedenle haber yapılmasında kamu yararı bulunduğu, basının toplumsal olaylar karşısındaki görev ve sorumlulukları nedeniyle basın özgürlüğünün olay kapsamında kişilik haklarının önüne geçtiği ve bu nedenle de söz konusu içeriklerin siyasi ve toplumsal olaylara yönelik olduğundan “özel hayat” niteliğinin olmadığı, siyasi kimlikleri olan ve toplumun önünde bulunan kişilerin kaçınılmaz bir şekilde kamu denetimi ve eleştirisine açık olmaları gerektiği, yayının gündemdeki iddiaları ilişkin olduğu kamuoyunda uzun süredir tartışma konusu olan konuların program konuğu tarafından dile getirilmesi nedeniyle yayın kuruluşuna kusur atfedilemeyeceği…” gerekçeleriyle Üst Kurul Kararı İPTAL edilmiştir.
Üst Kurulun istinaf talebi de Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi tarafından, 29/11/2022 tarihli (E:2022/4017, K:2022/5395) kararla REDDEDİLMİŞTİR. Nihayetinde DANIŞTAY ONÜÇÜNCÜ DAİRE, 10/02/2025 tarihinde (E:2024/2825, K:2025/649) RTÜK’ün temyiz istemini reddederek, BİM kararını ONAMIŞTIR.
b) Üst Kurulun 15.12.2021 tarih ve 2021/49 sayılı toplantısının, 20 No.lu kararıyla, Halk TV logolu medya hizmet sağlayıcı kuruluşun “İki Yorum” programında; “Tarih, Erdoğan ve Bahçeli bu ikisini bu ülkeyi yıkan liderler olarak kaydedecek… Bu ülkenin yıkımına ortak oldular…Siz devlet misiniz Allah’ını severseniz. Devlet dediğinin bir kurumu olur, o kurumun bir haysiyeti olur o kurumun bir yaklaşımı olur. O kurumun siyasetten bağımsız bir tavrı olur…19 yıldır buna hazırlanıyorduk. Neye hazırlanıyordun? Yıkmak için mi hazırlanıyordun? Neye hazırlandın tam olarak? Dövizi alıp başını götürecek kadar mı? BAE gibi ne olduğu belli olmayan, Ortadoğu’nun çetesi bir devletin ayağına kadar götürttü seni bu yıkım. Buna mı hazırlanıyordun? Üç kuruş. Türkiye’nin ekonomik olarak işgal edilmesine mi hazırlanıyordun? 19 yıldır tam olarak neye hazırlanıyordun? İşsizlik? Çözemiyorsun. Yoksulluk? Çözemiyorsun. TL değer kaybediyor, çözemiyorsun. O değer kaybının sonunda bütün yüzyıllık emekler iki tane Arap’a üç tane yabancıya peşkeş çekiliyor bunu çözemiyorsun… Kalkıyorsun 19 yılın sonunda ve buna kendin olmadığı gibi sözüm ona devletin diğer kurumlarını da ortak ediyorsun. Bu devlet değil ki bu bir iktidarın aymazlığıdır bu iktidarın bu ülkeyi yıkıma sürüklemesi. Bu Bahçeli ile Erdoğan’ın bu ülkeyi yıkıma sürüklemesine bu üniformalı kendini devlette bir kurumun sözcüsü temsilcisi yetkilisi görenlere de ortak ederek bu resim… Ekonomik olarak işgale uğramadık, bu ülke bir yıkıma sürüklenmedi özür dilerim, derim. İnşallah ben böyle demek durumunda kalırım. Ama demezsek ama bu ülkeyi bir yıkıma sürüklersek, bu fotoğraftaki isimlerle beraber (MGK toplantısından fotoğraf) başta Erdoğan ve Bahçeli ve bu fotoğraftaki resimdeki olanların tamamı bu ülkeyi yıkanlar olarak bu ülkenin tarihinde yerini alacaklar… Her birinin adını her birinin resmini bu ülkenin tarihi bu ülkeyi yıkıma sürükleyenler olarak kaydedecektir” şeklindeki söylemlerin, 6112 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde belirlenen; "...kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içeremez."” hükmünü ihlal ettiği gerekçesiyle, yaptırım uygulanmıştır.
Kuruluşun yargı sürecini başlatması üzerine; Ankara 12. İdare Mahkemesi, 28/11/2022 tarihle (E:2022/527, K:2022/2541) kararıyla, söz konusu sözlerin, “…demokratik bir ülkede basının haber verme ve halkın haber alma özgürlüğü kapsamı içerisinde olduğu” gerekçesiyle, işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna varmış ve dava konusu Üst Kurul Kararını İPTAL etmiştir. Ankara BİM 10. İdari Dava Dairesi de, RTÜK’ün istinaf başvurusunu REDDETMİŞTİR.
Nihayetinde, DANIŞTAY ONÜÇÜNCÜ DAİRE, 27/09/2023 tarihli (E:2023/2034, K:2023/3773) kararıyla, RTÜK’ün temyiz isteğini reddetmiş ve davacı yayın kuruluşunun lehine verilen Bölge İdare Mahkemesi kararını, oybirliğiyle ONAMIŞTIR.
Bu kararların işaret ettiği nokta; siyasetçiler, iktidar politikaları veya olgusal temeli bulunan siyasi tartışmalar söz konusu olduğunda, medya hizmet sağlayıcı kuruluşlarda program sunucuları ya da program konuğu siyasetçi ve gazeteciler için ifade özgürlüğünün daha geniş yorumlanması gerektiğidir. Dolayısıyla, siyasal bağlamda kullanılan ve toplumsal tartışmalara konu olan ifadeler, her durumda hakaret kapsamında değerlendirilmemeli ve özellikle kamu yararı taşıyan konulardaki sert eleştiri niteliğindeki söylemler, demokrasilerde hoşgörüyle karşılanmalıdır.
Bununla birlikte; bir yayın kuruluşunun canlı yayınlanan bir tartışma programında, yayın konuğu bir siyasetçinin kamuoyunda tepkilere neden olan konulara ilişkin eleştiri içerikli konuşmalarını yayınlaması, doğrudan bu görüşleri benimsediği anlamına gelmez. Yayıncılık hukukunda bu tür içerikler “haber değeri taşıyan siyasal söylem” olarak değerlendirilir.
Üst Kurul tarafından, özellikle canlı yayınlanan bu tarz siyasi tartışmaların yayınlanmasının cezalandırılması, sansür etkisi yaratabilecek ve editoryal bağımsızlığı zedeleyebilecek niteliktedir. Aksi takdirde yayıncılar siyasal içeriği süzgeçten geçirmek zorunda kalacak ve bu da Anayasa’nın 28. maddesinde güvence altına alınan basın özgürlüğünü ihlal edecektir.
4- Demokratik hukuk devletlerinde siyasi partiler, siyasal çoğulculuğun ve denge-denetleme mekanizmasının temel unsurlarındandır. Özellikle muhalefet partisi mensupları, halk adına iktidarın kamusal yönetimini ve uygulamalarını denetlemek, eksik veya yanlış bulduğu konuları sorgulayarak eleştirilerde bulunmak, alternatif politika önerileri sunmak ve kamuoyunu bilgilendirmekle yükümlüdür. Bu görev, sadece siyasal bir sorumluluk değil, aynı zamanda anayasal düzende tanınmış meşru bir işlevdir. Bu çerçevede de muhalefet temsilcilerinin sert, hatta provokatif bulunabilecek açıklamaları dahi, kamu yararına hizmet ettiği ve siyasal tartışma sınırları içinde kaldığı sürece, ifade özgürlüğünün güvencesi altındadır.
Basın ise, yalnızca haber aktaran bir araç değil; aynı zamanda kamuoyunun siyasal olaylar hakkında bilgi edinmesini sağlayan bir denetim mekanizmasıdır. Bu bağlamda, siyasal açıklamaların ve tartışmaların medya yoluyla kamuoyuna aktarılması, basın özgürlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır.
Gerek Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, gerekse AİHM kararları dikkate alındığında; iktidar politikaları, Cumhurbaşkanı, Bakanlar, milletvekilleri, siyasi partiler, siyasetçiler, bürokratlar söz konusu olduğunda, ifade özgürlüğünün çerçevesinin daha da genişletildiği, “incitici, abartılı, kışkırtıcı, rahatsız edici” nitelikte de olsa, dile getirilen görüşlerin/eleştirilerin, ifade özgürlüğü kapsamında korunduğu bilinmektedir. Bu yönüyle, kimileri için incitici, abartılı ve rahatsız edici kabul edilse bile, ifade özgürlüğü kapsamında korunan eleştirel değer yargısı niteliğindeki ifadeler nedeniyle medya hizmet sağlayıcı kuruluşun yaptırıma uğraması, adil ve ölçülü değildir, basın ve ifade özgürlüğünü daraltıcı niteliktedir.
Medya hizmet sağlayıcı kuruluşların; basın ve ifade özgürlüğü sınırlarını aşmayan değerlendirmeler nedeniyle; Anayasa Mahkemesi kararlarında belirtilen şekliyle “güçlü nedenler olmaksızın, ölçülülük ve hukuki güvenlik ilkesini göz ardı edecek” şekilde cezalandırılması, özgürlüğü değil otosansürü besleyecek, televizyon ekranlarında farklı görüş ve düşüncelerin ifadesini zorlaştıracak ve kamusal faydası olan serbest tartışmanın ve toplumda özgürce kanaat oluşumunun engellenmesi sonucunu doğuracaktır.
Kaldı ki; siyasilerin ülke gündeminde yer alan, kamu yararı taşıyan ve kamuoyunda tepkilere neden olan konuları tartışma programları yoluyla gündeme getirerek eleştirilerde bulunması; medyanın haber verme ve tarafların görüşlerini aktarma yükümlülüğü ile toplumun bilgi edinme hakkı kapsamında olduğu gibi, siyasetçilerin de siyasi konularda seslerini duyurabilme hak ve özgürlüğünün bir parçasıdır.
Dolayısıyla, Üst Kurul aldığı bu kararla; Türkiye Büyük Millet Meclisinde, halkın oylarıyla temsil yetkisi kazanmış bir milletvekilinin, gündemde geniş yer bulan ve birçok tartışma programına konu edilen bir olaya dair, üstelik “siyasi eleştiri” niteliğindeki açıklamaları üzerinden, fikir ve ifade özgürlüğü hakkıyla, siyaset yapma özgürlüğü hakkına müdahale etmiş, öte yandan halkın da, temel sorunlara dair bilgi edinme, fikir geliştirme ve kanaat sahibi olma hakkına kısıtlama getirmiştir.
Bu nedenlerle, Kurul çoğunluğunun yaptırım yönündeki kararı, hukuken isabetli ve haklı değildir, ayrıca 6112 sayılı Kanun’un 37’nci maddesiyle Üst Kurula verilen “düşünce çeşitliliğini koruma” yükümlülüğüne de ters düşmektedir.
5- İfade özgürlüğü; insan hakları hukuku belgelerinde ve Anayasalarda, temel haklar ve ödevler kategorisinde, birinci kuşak haklar arasında yer almaktadır. Bu nedenle çoğulcu demokrasilerde ifade özgürlüğü; herkes için geçerli, özüne dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez bir hak ve yaşamsal önemde bir özgürlük niteliğinde, çoğulcu ve Anayasal demokrasilerin temel taşlarındandır. İnsanların serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği fikir ve kanaatlerden dolayı kınanmaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve serbestisi, ifade özgürlüğü şemsiyesi altındadır ve sadece düşünce ve kanaat sahibi olmayı değil, “düşünce ve kanaatleri açıklama/yayma” özgürlüklerini de kapsamaktadır. Ayrıca ifade tarzları, biçimleri ve araçları da bu özgürlük alanındadır.
Anayasa’nın 25’inci maddesinde “Düşünce ve kanaat hürriyeti” başlığı altında yer alan “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” ve 26’ncı maddesinde “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” başlığı altında yer alan “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet, resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.” hükümlerinden anlaşılacağı üzere ifade hürriyeti, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile de güvence altına alınmaktadır. Anayasa’nın “Basın Hürriyeti” başlıklı 28’inci maddesinde düzenlenen “Basın hürdür, sansür edilemez.” ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3’üncü maddesinde yer alan “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.” hükümleri ise basın hürriyetinin güvence altına alındığını göstermektedir.
Anayasamızın 90. maddesine göre usulüne uygun şekilde yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bu kapsamda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de kanun hükmünde sayılmaktadır. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10’uncu maddesinde yer alan “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar...” düzenlemesi ile ifade özgürlüğünün güvence altına alındığı görülmektedir.
6-Anayasa Mahkemesi de; siyasetçilerin karşılıklı sert eleştirilerinde kullandıkları ifadeleri, “politik tartışmanın doğası gereği kullanılan söylemler” olarak yorumlamakta ve siyasi tartışmalar sırasında kullanılan ifadelerin toplumsal yarar taşıyan konulara katkı sağladığı sürece, rahatsız edici olsa bile koruma altında olduğunu vurgulamaktadır. Kaldı ki; siyasi aktörlerin birbirlerine yönelik eleştirileri, özellikle kamu yararı taşıyan konularda, toplumun bilgi edinme hakkının bir parçasıdır ve bu nedenle de hukuken korunmalıdır.
Temel hak ve özgürlüklerle ilgili ve yeterli bir gerekçeye dayanmadan yapılan kamusal müdahalelerin, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olarak kabul edilebilmesi mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi, basın ve ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda basına yönelik müdahalelere ilişkin pek çok kararında “Demokratik Toplum Düzeninin Gereklerine Uygun Olma ve Ölçülülük” tanımlaması getirmekte ve çerçeveyi “...temel hak ve özgürlükleri sınırlayan tedbir, bir toplumsal ihtiyacı karşılamalı ve başvurulabilecek en son çare niteliğinde olmalıdır. Bu koşulları taşımayan bir tedbir, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilemez” şeklinde çizmektedir (Bekir Coşkun, § 51; Mehmet Ali Aydın, § 68; Tansel Çölaşan, B. No: 2014/6128, 7/7/2015, § 51).
Anayasa Mahkemesi’nin, Devlet ve iktidar politikaları söz konusu olduğunda ifade özgürlüğünün sınırlarının daha geniş kabul edilmesi gerektiğini hüküm altına alan, Zübeyde Füsun Üstel ve Diğerleri (B. No: 2018/17635, 26/7/2019) başvurusundaki kararı, bu tarz konulara ilişkin yol gösterici bir örnek karar niteliğindedir.
Söz konusu başvuruda AYM; Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiş, “Devlete yönelik eleştirinin sınırlarının bireylere yöneltilen eleştirilere göre çok daha geniş olduğu” ve “Kamu yararına ilişkin konuların tartışılmasına yönelik katkılarına ciddi şekilde engel oluşturacağı muhakkak olan akademisyenler gibi kişilerin, güçlü nedenler olmadan cezalandırılmaması gerektiği” şeklinde hüküm bildirmiştir.
“104. Kamu otoritelerine veya kamu politikalarına yönelik eleştirilerde Mahkememiz bazı ilkeler benimsemiştir. İlk olarak, sarf edilen bazı görüş ve ifadeler kamu gücünü kullanan organlar nazarında kabul edilemez görülse bile hukukun üstünlüğüne dayanılarak oluşturulan demokratik bir toplumda kurulu düzene, politikalara ve uygulamalara karşı çıkan veya kamu gücünü kullanan organların eylemlerini eleştiren, onları kabul edilemez bulan fikirler serbestçe açıklanmalıdır (Mehmet Ali Aydın, § 69; Ayşe Çelik, § 53).
106. Üçüncü olarak ise kamu otoritelerinin -kamu gücünü kullandıkları için- kabul edilebilir eleştiri sınırlarının özel bireylere nazaran çok daha geniş olduğu unutulmamalıdır. Demokratik bir sistemde, kamu otoritelerinin eylemlerinin ve ihmallerinin yalnızca yasama ve yargı organlarının değil aynı zamanda kamuoyunun da sıkı denetimi altında olduğu her zaman göz önünde bulundurulmalıdır (Ayşe Çelik, § 54; Bekir Coşkun, § 66; Ergün Poyraz (2) [GK], B. No: 2013/8503, 27/10/2015, § 69).
107. Dördüncü olarak, kamu otoriteleri kendilerine yönelik saldırı ve eleştirilere farklı araçlarla cevap ve tepki verme imkânına sahiptir. Bu imkânların varlığı nedeniyle kamu gücünü kullanan otoriteler haksız sözel saldırılar karşısında -şiddete teşvik içermedikçe- ceza soruşturma ve kovuşturmasına başvurma hususunda kendilerini sınırlandırmalıdır.
128. Açıklanan bir düşüncenin salt ağır olması, yetkilileri sert biçimde eleştirmesi, keskin bir dil kullanılarak ifade edilmesi ve hatta tek taraflı, çelişkili ve subjektif olması şiddete tahrik ettiği, topluma, devlete ve demokratik siyasal düzene yönelik olarak bir tehlike ortaya çıkarttığı ve buna bağlı olarak kişileri kanunlara aykırı eylemler yapmaya teşvik ettiği anlamına gelmez.
129. En geniş siyasi özne olan devlete yönelik eleştirinin sınırlarının bireylere yöneltilen eleştirilere göre çok daha geniş olduğunda bir tereddüt olamaz…”
134. Kamu gücünü kullananların eylemleri hakkındaki açıklamaların rahatsız edici de olsa cezalandırılması caydırıcı etki doğurarak toplumdaki ve kamuoyundaki farklı seslerin susturulmasına yol açabilir. Cezalandırılma korkusu, çoğulcu toplumun sürdürülebilmesine engel olabilir (Ergün Poyraz (2), § 79). Bilhassa cezalandırılmaları hâlinde ülkede kamu yararına ilişkin konuların tartışılmasına yönelik katkılarına ciddi şekilde engel oluşturacağı muhakkak olan akademisyenler gibi kişiler güçlü nedenler olmadan cezalandırılmamalıdır (gazeteciler bağlamında bkz. Orhan Pala, § 52; Bekir Coşkun § 58; Ali Rıza Üçer (2) [GK], B. No: 2013/8598, 2/7/2015, § 46).”
AYM kararında; siyasetçilere ve kamuoyunca tanınan kişilere yönelik eleştirinin sınırlarının çok daha geniş olduğu vurgulanmakta, özellikle kamusal yetki kullanan görevlilerin, gördükleri işlev nedeniyle daha fazla eleştiriye katlanmak zorunda oldukları hüküm altına alınmaktadır.
Anayasa Mahkemesi ayrıca, kamu otoriteleri, ülke yöneticileri, siyasetçiler, bürokratlar, toplum önderleri söz konusu olduğunda, ifade özgürlüğünün bir dereceye kadar abartıya ve hatta kışkırtmaya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerektiğini kabul etmiştir (Ali Suat Ertosun, B. No: 2013/1047, 15/4/2015, § 66; Zübeyde Füsun Üstünel ve Diğerleri, § 102).
Anayasa Mahkemesi’nin, Emin Aydın Başvurusu (B. No: 2013/2602, 23/1/2014) kararı da, bu tarz içeriklere ilişkin Yüksek Mahkemenin yaklaşımının ortaya konması açısından önem taşımaktadır:
“46. Demokratik bir sistemde, kamu gücünü elinde bulunduranların yetkilerini hukuki sınırlar içinde kullanmalarını sağlamak açısından basın ve kamuoyu denetimi en az idari ve yargısal denetim kadar etkili bir rol oynamakta ve önem taşımaktadır. Halk adına kamunun gözcülüğü işlevini gören basının işlevini yerine getirebilmesi özgür olmasına bağlı olduğundan basın özgürlüğü, herkes için geçerli ve yaşamsal bir özgürlüktür. (bkz. AYM, E.1997/19, K.1997/66, K.T. 23/10/1997), (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Lingens/Avusturya, B. No:9815/82, 8/7/1986, § 41; Özgür radyo-Ses Radyo Televizyon Yapım ve Tanıtım AŞ/Türkiye, B. No: 64178/00, 64179/00, 64181/00, 64183/00, 64184/00, 30/3/2006 § 78; Erdoğdu ve İnce/Türkiye, B. No: 25067/94, 25068/94, 8/7/1999, § 48; Jersild/Danimarka, B.No: 15890/89, 23/9/1994, §31).”
“55. İfade özgürlüğü konusunda devletin pozitif ve negatif yükümlülükleri bulunmaktadır. Kamu makamları negatif yükümlülük kapsamında Anayasa’nın 13. ve 26. maddeleri kapsamında zorunlu olmadıkça ifadenin açıklanmasını ve yayılmasını yasaklamamalı ve yaptırımlara tabi tutmamalı; pozitif yükümlülük kapsamında ise ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili korunması için gereken tedbirleri almalıdır (benzer yöndeki AİHM görüşü için bkz. Özgür Gündem/Türkiye, B.No:23144/93, 16/3/2000, §43).”
Siyasi tartışmalarda ifade özgürlüğünün çerçevesine ilişkin, Anayasa Mahkemesi’nin Tansel Çölaşan Başvurusu’na (B.No: 2014/6128, 7/7/2015) ilişkin kararı da örnek niteliğindedir.
Kararda, siyasi tartışma özgürlüğü, demokratik sistemlerin temel ilkesi olarak nitelendirilmiş ve “64- İfade özgürlüğü büyük ölçüde eleştiri özgürlüğünün güvence altına alınmasını hedeflemektedir ve düşüncelerin açıklanması ve yayılması sırasında kullanılan ifadelerin sert olması doğal karşılanmalıdır. Öte yandan siyasi tartışma özgürlüğünün “tüm demokratik sistemlerin temel ilkesi” (bkz. Lingens/Avusturya, B. No: 9815/82, 8/7/1986, § 41-42) olduğu göz önüne alındığında diğer ifade türlerine nazaran, başvuru konusu konuşmalardaki gibi siyasal politikaları ve siyasileri eleştiren, siyasi politikaları veya açıklamaları muhalif bir tarzda ele alan siyasi ifade özgürlüğüne ayrıca önem vermek gerekmektedir.
65- Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrası, siyasi ifadeler ile kamuyu ilgilendiren ifadelere yönelik pek az bir sınırlamaya yer vermektedir. Siyasi bir tartışmayı savunmak demokratik toplumun temel bir unsurudur. Bu sebeple zorlayıcı nedenler olmadıkça siyasi ifadeye kısıtlama getirilmemesi gerekir (örnek bir AİHM kararı için bkz. Feldek/Slovakya, B. No: 29032/95, 12/7/2001, § 83).” hükmüyle, siyasi tartışmaya özel güvence getirilmiştir.
Örnek olarak sunulan Anayasa Mahkemesi kararlarında da görüleceği üzere; iktidar uygulamaları söz konusu olduğunda, medyanın ifade özgürlüğünün daha geniş yorumlanması gerekmektedir.
7- Uluslararası hukuk düzeninde de, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü kavramları demokrasinin bir sonucu olarak geniş anlamda yorumlanmaktadır.
AİHM’in de, hükûmete veya siyasilere yönelik eleştiriler kapsamında aldığı kararlarda, medyanın ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda, özgürlük hak ve alanını oldukça geniş tuttuğu görülmektedir.
Basının siyasi hayatın bekçisi olarak rolünü AİHM ilk kez Lingens davasında (1986) vurgulamıştır. Lingens/Avusturya kararında; siyasi tartışma özgürlüğünün, ‘tüm demokratik sistemlerin temel ilkesi’ olduğu hüküm altına alınmıştır. Söz konusu özgürlük hem bilginin, hem de fikirlerin açıklanması ile ilgili olduğundan, AİHM tarafından yapılan ayrım bu erken aşamadan itibaren önem kazanır. Bilgi (olgular) ile kanaatler (değer yargıları) arasında açık bir ayrıma giden AİHM şöyle demiştir: “Olguların varlığı kanıtlanabilir; oysa değer yargılarının doğruluğu kanıta başvurularak ortaya konulamaz. (...) Değer yargıları açısından bunu talep etmek, gerçekleştirilemeyecek bir şey istemektir; bu, AİHS’in 10. Maddesi’nin teminat altına aldığı hakkın asli bir bölümü olan fikir özgürlüğünün kendisini ihlâl eder” (Lingens, 1986; Jerusalem-Avusturya, 2001; Dichand ve diğerleri-Avusturya, 2002). (İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NİN 10. MADDESİ’NİN UYGULANMASINA İLİŞKİN KILAVUZ, Monica Macovei İnsan Hakları El Kitapları, No.2, §14, Para.7). https://www.anayasa.gov.tr/media/3610/aihsmad10ifade.pdf (E.T.:08.06.2026)
Ayrıca Lingens/Avusturya kararında; ifade özgürlüğünün sadece lehte olan veya muhalif sayılmayan veya ilgilenmeye değmez görülen "haber" veya "fikirler" için değil, aynı zamanda muhalif olan, çarpıcı gelen veya rahatsız eden haberler veya fikirler için de uygulanacağının belirtildiği görülmektedir (Lingens/Avusturya, B.No:9818/82,08.07.1986).
İfade özgürlüğünün, toplumsal ve bireysel işlevini yerine getirebilmesi için, yalnızca toplumun ve devletin olumlu, doğru ya da zararsız gördüğü haber ve düşüncelerin değil, devletin veya halkın bir bölümünün olumsuz ya da yanlış bulduğu, onları rahatsız eden haber ve düşüncelerin de serbestçe ifade edilebilmesi ve bireylerin bu ifadeler nedeniyle herhangi bir yaptırıma tabi tutulmayacağından emin olmaları gerekir. İfade özgürlüğü, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin temeli olup bu özgürlük olmaksızın demokratik toplumdan bahsedilemez (Handyside/Birleşik Krallık, Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976, Para. 49).
Hükûmete karşı eleştirinin sınırları, bir vatandaşa hatta bir politikacıya göre daha geniştir ve hükûmetler kullandıkları kamu gücünden dolayı kendilerine yöneltilmiş en ağır eleştirileri bile hoşgörü ile karşılamak zorundadır. Sağlıklı bir demokrasi, bir hükûmetin yalnızca yasama organı veya yargı organları tarafından denetlenmesini değil, aynı zamanda sivil toplum örgütleri, medya ve basın veya siyasi partiler gibi siyasal alanda yer alan diğer aktörlerce de denetlenmesini gerektirir (Castells/İspanya, B. No: 11798/85, Karar tarihi: 23/04/1992, §46).
Sonuç itibarıyla; bir siyasi parti milletvekilinin ifadelerine yer verilen bir canlı yayının yaptırıma tabi tutulması; yalnızca basın özgürlüğünü değil, aynı zamanda demokratik kamuoyu oluşumunu da zedelemektedir. Bu bağlamda, Üst Kurul tarafından uygulanan yaptırım, AİHM içtihadında belirlenen “demokratik toplumda zorunluluk” ve “müdahalenin orantılılığı” kriterlerini karşılamamakta; ifade özgürlüğüne ölçüsüz bir müdahale teşkil etmektedir.
6112 sayılı Kanun kapsamında yer alan ve yaptırım uygulanan, “…kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içeremez.” hükmü, medya hizmet sağlayıcılara, kişilerin şeref ve itibarını zedeleyici, iftira veya hakaret içerikli yayın yapılmaması yükümlülüğünü getirmektedir. Ancak bu hüküm, Üst Kurul tarafından siyasal eleştiri sınırlarını daraltacak şekilde yorumlanmamalı; eleştiri ve hakaret arasındaki ayrım, yargı kararları doğrultusunda ve ifade özgürlüğünün demokratik işlevi göz önüne alınarak yapılmalıdır.
Canlı yayınlanan yorum programlarında; kamu yararı bulunan konularda, kamu yönetimine ilişkin siyasi tartışmaların yeterli gerekçeye dayanmayan nedenlerle cezalandırılması, medya hizmet sağlayıcıları farklı siyasi düşünceleri ekrana taşıma konusunda tereddüte düşürecek, otosansürü yaygınlaştıracak, siyasi tartışmanın ve toplumda özgürce kanaat oluşumunun engellenmesi sonucunu doğuracaktır.
Bu nedenlerle, Kurul çoğunluğunun yaptırım uygulanması yönündeki kararı, hukuken isabetli ve haklı değildir, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarıyla da çelişmektedir.
Yukarıda örneklerini verdiğim kararlardan anlaşılacağı üzere; hem ulusal hem uluslararası hukuk metinlerinde; toplumu bilgilendirme görevi olan medyanın, ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda, özgürlük alanın çok daha geniş yorumlanması gerekmektedir. Benzer şekilde politikacılara ve hükümetlere yönelik eleştiriler söz konusu olduğunda da kışkırtıcı, rahatsız edici nitelikteki ifadelerin de basın ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirildiği, gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, gerekse Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarında, ifade özgürlüğünün temel alındığı görülmektedir.
Milletvekili Sera Kadıgil’in ifadelerinde de, kişi ya da kurumları doğrudan hedef alan hakaret ya da aşağılama söz konusu olmadığı, eleştirilerin siyasi tartışma özgürlüğü kapsamında kaldığı, “SZC” logolu medya hizmet sağlayıcı kuruluşun da kamusal sorumluluk anlayışına aykırı bir tutumunun olmadığı açıktır.
Bu nedenlerle; söz konusu programdaki iktidar uygulamalarına yönelik ifadelerin incitici, rahatsız edici ve provokatif nitelikte olsa da sert eleştiri sınırlarının aşılmadığı, hakaret, aşağılama içermediği ve olgusal temeli olan eleştirel değer yargısı niteliğindeki değerlendirmeler nedeniyle yaptırım uygulanmasının, haksız, orantısız, ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayıcı, toplumda özgürce kanat oluşumunu engelleyici nitelikte olacağı, ayrıca 6112 sayılı Yasa kapsamında yayında ihlal oluşturan bir hususun bulunmadığı gerekçeleriyle, karara karşı oy kullandım. 16.06.2026


